Günay Çorur

Yeşil Türbe'nin Önünde Bir Gece -2- (Öykü)

22 Ocak 2021 16:26
A
a
  1700’lerde, Macaristan’ın Bekes şehrinde, Doboz isminde bir köy vardı. O köyde geçen bir hikaye biliyorum.

  16’sında gencecik, gürbüz bir oğlan köyün kahvesinde,  akşamın hasılatını hesaplayıp tek bir kesede toparlamak için uğraşıyordu. Bu Z raporu onun için angarya bir iş olsa da bunak ve bir o kadar huysuz kahvehane sahibi Mihayl hesabını başka türlü tutamıyordu. Bu gece hasılatı saymak biraz uzamıştı çünkü hasat iyiydi. Köylüler bunu kutlamak için kahvede toplanıp, kendi ürettikleri şarapları içmişlerdi. Sonra zil zurna olup evlerinin yolunu tutmuşlardı.

  Genç her bir kuruşu hesaplayıp, deftere yazdıktan sonra keseyi tezgahın altındaki sepete sakladı. Kazançtan memnun bir halde kapattı kahvehaneyi. Tek bir damla bile şarap içmemişti. Sevmezdi şarabı. Ancak akşamın yorgunluğuyla bir sarhoş gibi aheste adımlarla evine doğru yola çıktı. Köyde uyumayan tek canlı kendisiydi. Ay ışığı bulutların arasından yolunu aydınlatıyordu.

  Kahvehane, annesiyle yaşadığı iki göz evine 10 dakikalık bir mesafedeydi. Köy meydanının geçip bir süre patikadan yürüdükten sonra evine varacaktı. Patika yola girdiğinde arkasından bir ses duydu:

  “Gör beni”

  Köydeki herkesi tanıyordu ancak bu ses tanıdık değildi. Durdu. Döndü. İlk bakışta kimseyi göremedi. Bir ses duyduğuna emindi ama yorgunluğun ve onca saatlik gürültünün verdiği bir kulak çınlaması herhalde diye düşündü. Tam yoluna devam edecekken çınar ağacının altında bir karaltı gördü. O karanlıkta bile kemikleri sayılabilecek sıskalıktaki o adamı…  Tanıdık bir siluete de benzemiyordu.  Ay sanki gizlenir gibi bulutların arasına kaçtı. Ortalık iyice karardı. Genç, meraklı bir kedi gibi çınara biraz daha sokuldu.

  “İyi geceler.” Dedi. Bir cevap alamadı. O karaltı gerçekten biri miydi, yoksa bir dal parçasından mı cevap bekliyordu emin olamadı. Ne bir kıpırtı, ne bir ses. Bir karşılık almak ister gibi yineledi.

  “İyi geceler.”

  Ağaçla arasındaki 7-8 metrelik mesafeye güvenerek o karaltının ne olduğuna anlam vermeye çalışıyordu.

  Bir anda köyün köpekleri, metrelerce ötedeki bir kurdun kokusunu almış gibi havlamaya başladı. Ay bulutların arasında tekrar kendini gösterdiğinde, ağacın altındaki bu yabancının yüzü aydınlandı. Oldukça yaşlı görünen bu adamın incecik bir burnu, çıkık elmacık kemikleri ve bembeyaz saçları vardı. Sanki ayakta uyuyor gibi gözleri kapalıydı. Bu köyde biri değildi. Peki bu saatte burada işi neydi?

  “Amca iyi misin?” diyebildi genç.

  Yaşlı adam gözlerini açtığında sanki iki kibrit tutuştu. Kıpkırmızı yanan gözler genci adeta bulunduğu yere mıhladı. Korkuyla sıçrasa da kaçamıyordu. Kaçması gerektiğini biliyor ancak kaslarını harekete geçiremiyordu. Yaşlı adamın şeytanları bile korkutacak gülümsemesi, neredeyse çenesine varacak kadar uzun olan köpek dişlerini açığa çıkardı.

  Gencin son hatırladığı şey ona doğru tarifsiz bir hızda yaklaşan o dişler olmuştu.

  Gözlerini zorla açtığında hala geceydi. Bambaşka bir ağacın altında bu yaşlı adamla yan yanaydı. Adamın gözleri ve dişleri normale dönmüştü. Ağzı ve çenesi kan içindeydi. Kendi kıyafetleri de kıpkırmızı kana bulanmıştı. Hareket edecek mecali yoktu. Yaşlı adam düşünceli bir şekilde piposunu tüttürüyordu. Şimdi o kadar yaşlı görünmüyordu ama. O adam bu adam mıydı gerçekten? Gencin uyandığını görünce davudi sesiyle ona döndü:

  “Kusura bakma. Birazdan öleceksin.” Sesinde samimi bir pişmanlık vardı. “Olanlar senin suçun değil. Kimin suçu o da tam belli değil ya. Anan seni bu kadar güzel bir kanla doğurdu o mu suçlu? Çok zamanın yok. Benim yaşayabilmem için öleceksin. Örneğin bu da benim suçum değil. Kanın tahmin ettiğimden de güzeldi. Tutamadım kendimi. Durduramadım. Tekrar kusura bakma. Yalnız böyle bir kanın heba olmasına da gönlüm razı olmuyor. Bu kan en azından bir seçimi hak ediyor. Şimdi söyle bana: yaşamak mı istersin, ölmek mi?”

  Genç ağzını açsa da herhangi bir cevap verecek durumda değildi. Anlamsız bir iniltiden başka bir ses çıkartamadı. Yaşlı adam gülümsedi.

  “Ben de öyle tahmin etmiştim. İnsanın kendine kıyması öyle kolay değil. Bunu defalarca kez yaşadım. O halde aç ağzını ve ısır!”

  Adam gence bileğini uzattı. Genç olanlara anlam vermeye çalışırken, adam yineledi:

  “Tüm gücünle. Kan ağzına gelene kadar. Ya da öl.”

  Ölüm lafı herkesi korkutacağı gibi genci de korkuttu. Son kuvvetiyle dişlerini adamın bileğine geçirdi.

  “Daha sert!” diye gürledi yaşlı adam. Genç vücudundaki tüm gücü dişlerine yolladı…

  Ve ilk kan…

  O demirsi tat diliyle buluştuğunda, daha önce hissetmediği bir sıcaklığı midesinde hissetti. Yaşadığı bu inanılmaz olaya anlam bulmaya çalışmaktan vazgeçip, anasını ilk defa emen bir yavru gibi o anın anlatılamaz zevkini tattı. Zaten ne olursa olsun yaşamak her şeyden önemli değil miydi?

  Değildi. Allah belamı versin ki değildi. O genç keşke orada ölseydi ama olmadı. Eğer orada ölseydi başka ölümlere sebep olmayacaktı.

  Ama korktum. Ne yapayım? Gencecik ölmekten korktum, kaybolup gitmekten korktum.

  Beni vampir yapan o şerefsizi bir daha hiçbir yerde bulamadım. Tüm intikam yeminlerimi yıllar içinde bir bir yuttum. Hiçbir kan, oradaki zevki bana yaşatmadı. O hazzın peşinde onlarca insanı katlettim. Kanlarıyla gençleştim.

  Ama tövbe ettim. Uzun zaman hayvan kanıyla doyuyorum. Ona doymak denirse.

  Ancak bu gece ne olduysa oldu. Kendimi bu genç kızın peşinde buldum. Kanının kokusu sanki beni 300 sene öncesinden çağırdı.

  Şimdi bu kızla aramda 20 metre ve olacakların habercisi gibi düzensiz şekilde titreyen iki sokak lambası var. Evlerdeki ışıklar kapalı, bir ses yok. Bu ıssız sokak ikimizin de kaderi.

  En karanlık noktasında kaldırımın, yakalamak üzereyim taze kanı…
 
 
  (devam edecek…)
 
1000
icon

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

hava durumu HAVA DURUMU
anket ANKET

Yeni sitemizi nasıl buldunuz?

sayfalar SAYFALAR
arşiv HABER ARŞİVİ
duyurular DUYURULAR
Bu haber ilginizi çekebilir! Kapat