Para Piyasaları Yükleniyor ...

Hava Durumu Yükleniyor ...

Gâvur'un Bağı

16.04.2014 12:08 tarihinde yayınlandı 3373 defa okundu 1 defa yorumlandı
Gâvur'un Bağı
Ali Eşref UZUNDERE'in Ropörtajı
Bir gazeteci olarak 1989’un Ekim ayından beri Bursa’da yaşıyorum.   Arkadaşım Osman Gürçay: “Hazırlan, birlikte “Gâvurun Bağı’na gideceğiz” deyince ilk defa bu ismi duydum. “Gâvur’un bağı ne demek?” diye sormaya kalktığımda da gidince görürsün deyip kestirip attı.
Kaptan Osman Gürçay yönetimindeki araba ile ben ve Canan Ekinci Yılmaz Muradiye Caddesi’ne doğru tırmandık. Muradiye Caddesi’nde atalarımızın atlarla gidip-geldikleri daracık sokaklardan geçerek, üstü kremimle örtülü geniş ve yüksek bir kapıdan girip arabamızı park ettik.  Kaptanımız Osman bana dönerek; “İşte Gâvurun Bağı” dedi.
Bir tarafta iki ev, diğer tarafta zemini asfaltlanmış Pazar Yeri ve yukarıda taş merdivenlerle çıkılan pembe boyalı bir köşk dikkatimi çekti. Bizi, yaşını göstermeyen güler yüzlü ve şen bir bayan ile yanında oğlu olduğunu tanışınca öğrendiğim Mehmet birlikte karşıladılar. Karşılıklı tanıştıktan sonra ipek ve ipekçilik aşığı Yüksel Ünal Hanımefendi’nin oğlu Mehmet Ünal, bize “Gâvurun Bağı”nı anlatı:
“Burası kayıtlarda Selim Paşa’nın arazisi olarak geçiyor. Yukarıda Pembe boyalı gördüğünüz köşk 210 yıllık bir köşk olup, Osmanlı Paşası Selim Paşa’nın köşküdür. 1800’lü yıllarda köşkün de içinde bulunduğu bu araziyi, Fransa’dan kalkıp Bursa’ya gelen bir Fransız işadamı kiralayarak buraya ipek fabrikası kurmuş. 1800’lü yıllarda bu fabrikada 300 kişi çalışıyormuş. O zamanki şartlarda bu kadar insanın çalışabildiği fabrikayı varın siz düşünün. Fabrikanın içinde koza çuvalları teleferik sistemi ile bir yerden bir yere taşınıyormuş. Biraz önce araba ile içeri girdiğiniz kapı, fabrikanın o dönemdeki orijinal kapısıdır.”

“Aslan düştüğü yerden ayağa kalksın istedik...”
Fabrika alanına girdiğimizde bize göre solumuzda iki ev ile bir bina gösteren Mehmet Bey, “Gördüğünüz bina Bursa’da kurulan büyük ipek fabrikasından kalan binadır. Burayı kiralayarak içinde bazı tadilatlar yaptık. Gördüğünüz su kanalları orijinal. Biz istedik ki; aslan düştüğü yerden ayağa kalksın. Sanayi bölgesine gitmeyelim, Bursa’da ilk defa burada kurulan ipek fabrikasının yerinde, manevi yönünü düşünerek, 30 yıl sonra Bursa ipekçiliğini yeniden başlatalım dedik. 

210 yıllık köşk
Yukarıda Selim Paşa’nın kendi oturduğu 210 yıllık köşk, tarihi dokusuyla hala ayakta duruyor. Bu köşkü ve Bursa’nın ilk ipek fabrikasının bulunduğu araziyi 1944 yılında şu andaki sahipleri Mehmet Eker Yılmaz ailesi, Milli Emlak’tan ihale ile satın almışlar. Tesadüfe bakın ki, şu anda içinde oturan Mehmet Amca’nın oğlunun adı da Selim. Arkadaşım Osman hemen araya girip, “Köşkün şu andaki sahibi II. Selim mi oluyor?” esprisini yapıştırıyor. Bu espriye hep birlikte gülüyoruz.

İpekle tanışma
İpek; ipekböceğinin ürettiği yumuşak ve parlak bir liftir. İpekböceği tırtıl döneminde bu lifi kendine koza örmek için üretir. İnsanlar bunu binlerce yıl öncesinden keşfederek, bu liften iplik yapıp kumaşlar dokumuşlardır.
İpekböceğinin ördüğü 500-600 adet koza bir kilo gelir. Yaklaşık olarak 10 kg kozadan bir kilogram ham ipek elde edilir. Kozalar, Filatür fabrikalarında, kaynama noktasına yakın sıcaklıktaki su kazanları içine konur. Bu kozalardan birkaç ipek teli bir arada çekilerek çıkrıklara sarılır. Böylece ham ipek elde edilir. Kaliteli bir kozadan 365-730 metre arasında ipek teli çekilebilmektedir.

İpek; güzel görünüşlü, yumuşak, parlak ve dayanıklı olup, kolaylıkla ve iyi boya tuttuğu için daha da güzelleştirilebilen hayvansal kaynaklı bir liftir.  Dünyada var olan liflerin kraliçesi olarak bilinir. Altından değerli bir ürün olarak alıcı bulan ipek, 4000 yılı aşkın bir süreden beri, insanların ekonomik hayatında önemli bir rol oynamış ve yıllar boyunca Çin, Hindistan, Taşkent, Bağdat, Şam ve İstanbul güzergâhlarını takip eden İpek Yolu üzerinden Avrupa’ya taşınmıştır.
“Biz dededen babadan ipekçilikle uğraşan bir aileyiz” diye ipek ve ipekçiliği anlatan Mehmet Ünal, sözlerini şöyle sürdürüyor:
“Şu anda ben 3. kuşağım. Eskiden ipekle ilgili fabrikalar ve işletmeler Şible Karamazak’daydı. Babama Abulyontlu Mustafa derlerdi.  Şimdiki Gölyazı’nın eski adı Abulyont olduğundan babam Abulyontlu Mustafa diye bilinip tanınırdı. Şu anda burada faaliyete geçirdiğimiz fabrikadaki makineler, dedelerin makineleşmeye başladıklarında kurdukları ilk makinelerin bire bir ölçekte aynısıdır. Fabrikadaki su kanalları, Fransızlar’dan günümüze kalan orijinal su kanallarıdır. Fabrika arazisinin altında ateş tuğlalarından örülmüş pek çok su kanalları vardır, aşağılara kadar gidiyor.”
Fabrikayı bize gezdirirken Mehmet Ünal, bir ara eliyle tavanı işaret ederek bize ahşaptan bir kasnak göstererek, bu kasnağın da buradaki fabrikadan kalan bir kasnak olduğunu ve hiç dokunulmadan orijinal haliyle orada durduğunu söylüyor.
Bursa’da ipekçiliği yeniden ayağa kaldırmak için annesi Yüksel Hanım’la birlikte büyük gayret ve çaba gösteren Mehmet Ünal kurduğu makineleri gösterip, bu makinelerde ipeğin nasıl işlendiğini tek tek anlatıyor. “Şu Flatürtesisi olarak bilinir. Bunun üst makinesi da platürmotik olarak geçer ama sistem aynı. Arkada buhar ünitesi var. Eskiden buhar ünitesi kömürle çalışıyordu, biz doğal gazla çalıştırıyoruz. Buharı, borularla alıp dolapların içinden geçiyoruz.  İpeğin çarkta kuruması lazım. İpek ne kadar çabuk kurursa o kadar kaliteli ve parlak olur. Şu buhar taksimatları, şu sıcak su tavaları...”
Bu ilk tavalardaki sıcaklığın 90-95 derece, diğer tavalarda ise 40-45 santigrat derece olması gerektiğini söylüyor, arkasından sıcak su tavalarında karşılıklı 6’şar olmak üzere 12 kız işçinin çalıştığını, bu işçilerin büyük çoğunluğunun Romen olduklarını belirtip, nedenini ise, “Çünkü Romenler bu tür fabrikalarda çalışmış, işi bilen insanlardır” diye açıklıyor.

İpek Böceği kozasını örüyor
İpek Böceği ve İpekçilik konusunda uzman olan Mehmet Ünal, bize böceğin kozayı nasıl ördüğünü de şöyle anlattı:
“İpek böceği, kozasını ilk örmeye başladığında içinde üç tüp vardır. En arkadaki tüplerde fibroin oluşturur. Diğer tüplerde “sericin” denilen bir madde oluşturur. Bu sericin maddesi kozaya sertlik veren maddedir. Yani hayvan kendisini dış etkenlerden korumak için bu serisin maddesini üretir. Üçüncü tüpte de “fibroin” ile “sericin” maddelerini bir birine karıştırarak, ağzıyla 8 hareketi çizerek kozasını örer. Her kozada 1400 ile 1800 flement uzunlukta ipek ipi vardır.  Dünyanın en uzun elyafıdır. Bu ipek iplik, aynı kalınlıktaki çelikten daha sağlamdır. Tabii bizim ipeğin ana maddesi fiborneyi alabilmemiz için üstündeki “serisin” maddesini çözmemiz lazım. Bu madde sıcak su haricinde hiçbir kimyasal madde ile çözülmez. Sıcak su haricinde kimyasal kullandığınızda fibroine zarar verir, ipeği alamazsınız. Bunun tek çözüm sıcak sudur.
Kozaları üreticiden şoklanmış, yani içindeki böcek öldürülmüş vaziyette alıyoruz. Su kaynamaya yakın bir noktaya geldiğinde işçiye belli miktarda koza veririz.  İşçi bir tutam kozayı alır, sıcak suyun içine atar ve kevgir vasıtasıyla karıştırmaya başlar. Yaklaşık 6-7 dakika içersinde kozayı sert kılan “sericin” maddesi çözülmeye başlar.  İşçi kamçı süpürgesini alır, kozaların üzerlerine vurarak kozaları uçlandırır. Bu işlem yaklaşık 5-6 dakika sürer. Süpürgeyi kaldırdığında koza liflerinin uçları işçinin elindedir. Sonra bunları kevgir vasıtasıyla alıp başka işçiye verir. Her kozanın üzerindeki ipliğin kalınlığı 0,5 mikron olarak kabul ederiz. Bu işçi de çalışacağı ipliğin durumuna göre, bu uçları birleştirip büküp ipek ipliği yapar.  Baştan sona yoğun emek gerektiren bir iş. Gördüğünüz bu makinelerin sanayisi yok. Baştan sona insan emeğidir.”
“İpekçilik sektöründe atık madde yoktur…”
“Üreticiden şoklanarak gelen kozalar sınıflandırılır. Defolu kozalar ayrılır, geriye kalan âlâ kozadır. Ayrılan defolu kozaları ayrı makinelerde değerlendiriyoruz. Buradan çıkan üründen her şekilde yararlanılır.  Kati surette atık madde olmaz. Kozaların içindeki ölmüş böceklerin içerdikleri yağ çok değerli olduğundan kozmetik sanayide kullanılıyor.
Suda çözülüp biriken “sericin” maddesi kadınlar için üretilen kremlerde kullanılır. Sericinli kremler, kadınların yüzlerindeki kırışıklıkları gideren, bir nevi dolgu maddesidir. Kapçı başı ve pot dediğimiz ipek lifleri makinelerde taranarak, bildiğimiz ipek elyaf haline getiriliyor. Bu elyaf, bakteri üretmediği ve içinde hiçbir canlı barındırmadığı için çeşitli alerjik hastalar için yastık, yorgan yapımında kullanılıyor. “

“Bursa ipeği can çekişiyor ama ölmemiş...”
“Bursa ipeğini kurtarma gayreti ve çabası içersindeyiz. Türkiye’de çalışan başka bir yer yok, tek yer burasıdır. Bursa ipeğini yaşatmak için herkesin bu işe destek vermesi lazım. Şimdiye dek tek kuruş kredi almadık. Var olan imkânlarımızla bu işi yapma gayreti ve çabasındayız.”
Biz bunları konuşurken Mehmet Bey’in annesi Yüksel Hanım bizi çay eşliğinde lokma yemeye davet ediyor. Bu sırada Bursa’nın ilk ipek fabrikasının günümüzdeki sahibi Selim Eker Yılmaz yanımıza geliyor.  Birlikte çay içip lokmalardan yerken,  Osman Gürçay’ın deyimi ile II. Selim Amca’ya “Neden buraya Gâvurun Bağı” deniyor sorusunu yöneltiyorum.
Selim Amca: “Buraya hicri 1212 (1797) senelerinde Selim isminde bir Osmanlı Paşası yazlık köşk yaptırmış. Haremlik selamlık bölümleri bulunan bina 1860 senesine kadar yazlık köşk olarak kullanılmış. 1860 senesinde Louis Umye adlı bir Fransız vatandaşı Bursa’ya gelerek burayı kiralamış ve Bursa’nın ilk ipek fabrikalarından birini köşkün de içinde bulunduğu bu alana yapmış. Fransız vatandaşı Louis Umye, Bursa’nın en büyük bu fabrikasını 1918 yılına kadar çalıştırmış. 1918 yılında Louis Umye, burada ölmüş ve mirasçıları fabrikayı kapatıp ülkelerine dönmüşler. Buradaki fabrikanın kurucuları Hıristiyan dinine mensup olmaları dolayısıyla buranın adı “Gâvurun Bağı” olarak kalmış.” diye anlatıyor.

Gâvurun Bağı’ nın II. Selim’e intikali…
Ve devam ediyor; “Fransız gidince fabrika sahipsiz kalmış. Nasıl olmuş bilmiyorum, hazineye de “Fransız mülkü” olarak geçmiş. Devlet burayla yeterince ilgilenemeyince buranın bekçisi fabrikada ne varsa sökmüş, satmış. Hatta bu nedenle mahkemeye verilen bekçi 3 yıl hapis yatmış...
O dönemde Fransa ile Osmanlı hükümetleri arasında karşılıklı mal ve mülkleri korumaya yönelik antlaşma varmış. Her iki ülke de, topraklarında bulunan mal ve mülkleri korumak, muhafaza etmek zorundaymış. 1944 senesinde Devlet “biz bakamayız” diye burayı ihale ile satışa çıkarmış. Babamlar burayı 1944 senesinde ihale ile Milli Emlak’tan satın almışlar. Burası köşk de dâhil 12 bin küsur metrekarelik bir alandı. Daha sonra fabrikasının arkasında 2 bin metrekarelik bir alanı okula biz verdik. Buraya imar vermiyorlardı.  Osmangazi Belediye Başkanı galiba Hilmi Şensoy’du. Bize “Buraya imar vereceği sözü üzerine şu andaki pazar yeri olan alanı belediyeye verdik. Oraya pazar yeri yaptılar. Hilmi Şensoy seçimi kaybetti, bize de imar verilmedi. 
1954 yılında fabrikanın ilk sahibi olan Louis Umye’nin oğlu eşiyle birlikte buraya geldi. Fabrikayı eşine gezdirip gösterdi. Bursa’dan giderken 20 yaşındaymış. Fabrika ile ilgili her şeyi hatırlıyor. Fabrika ile ilgili bilgileri o bana verdi.
1950’li senelerde başlayıp fabrikayı çalıştırdık. 1980’li yılların sonlarına doğru Bursa’daki ipekçilik sektörü ile uğraşan bütün ipekçilerle birlikte biz de iflas ettik. 1990 senesinde fabrikayı kapatıp dokumaya geçtik.
Geçen sene biri Paris, biri Tokyo Üniversitesi’nden ve yanlarında da Mersin Üniversitesi'nden üç öğrenci ipekçilikle ilgili tez çalışması için buraya geldi. Paris ve Tokyo Üniversitelerinden olan öğrencilere, Bizim Mersin Üniversitesi’nden olan kız tercümanlık yapıyordu.  Onlara burası hakkında ve ipekçilik hakkında bilgiler verdim. Bizim hanım bu öğrencileri yemeğe davet etti. Öğrenciler, hanımın hazırladığı kıymalı, ıspanaklı ve peynirli börekle karınlarını doyurup gittiler. Bu öğrenciler fabrikanın 1860’lı yıllarındaki durumunu gösterir fotoğrafları kendi bilgisayarlarından bana gösterdiler
Burayı Selim Paşa yapmış. İşin enteresan tarafı benim de adım Selim. (2. Selim) bu kadar yıldan beri burada bir şeyler yapmaya uğraşıyoruz. Bir Allahın kulu da gelip “siz burada ne yapıyorsunuz” demedi.  Allah’tan şu çocuk geldi(Mehmet Ünal) Bu işe teşebbüs etti. Bu da olmasaydı, Yüksel Hanım ile biz ölsek, Mehmet de olmazsa zaman içinde burası yok olup gidecekti.”

Hacı Selim amcadan bir anı:
“1970’li senelerde eski Ticaret Odası’nın bulunduğu yerde dükkânım vardı. Orda kumaş ticareti yapıyordum. O zaman yurt dışından Türkiye’ye floş geliyor. Ali Osman Sönmezler, falan filan da floş fabrikası yapmaya uğraşıyorlar. Dünyanın çeşitli ülkelerinden Bursa’ya floşla ilgili heyetler geliyordu. Bir Japon heyeti gelmişti.  Ticaret Odası’nda yapılan toplantıya esnaf olarak biz de gittik. Toplantıda floş fabrikası yapılması konusunda konuşmalar yapılıyordu.
Japon heyetinden biri çıktı “Siz floş fabrikasını ne yapacaksınız? Size floş fabrikası lazım değil” dedi. Türkiye’yi gezmişler ve Türkiye’yi iyi biliyorlar. “Türkiye’nin her tarafında dut ağacı yetişiyor. Dut ağacı demek ipek demektir. Siz bütün Türkiye'yi dut fidanı ile doldurun ipek üretin, pazar bulamayız, satamayız diye endişe ediyor iseniz, biz ürettiğiniz bütün ipeği almaya hazırız” dediler.
Hiçbir yetkili ve siyasî ipek işi ile alakadar olmadı. Eğer ipekçiliğe önem verselerdi, Türkiye’de anarşi olmazdı. Türkiye bugünden çok daha fevkalâde yerlerde olurdu. Otomobil fabrikaları Türkiye'yi kalkındırmaz. Ben bunu iddia ediyorum. Ama dört başı mamur ipek Türkiye’yi kalkındırır. Eğer ülkeyi yöneten siyasîler, ipek sektörüne gereken ilgiyi gösterselerdi, Türkiye dünyanın ipek ambarı olurdu. Devlet olmayacak yerlere bir milyon, iki milyon dolar destek veriyor.  Yazık günah bu ülkeye. İpeği ülke genelinde yaygınlaştır. Dut, dağın tepesinde bile yetişen bir ağaç. Bir aile iki paket kozadan 60-70 kilo ipek kozası üretir.”

İpekçiliğin şu andaki durumu
“Türkiye’de kozanın %60’ı Diyarbakır'da üretiliyor. Bir kısmı Bursa ve diğer bazı illerde üretiliyor. Bursa’da ilaçlama olduğu için koza üretimi azaldı. Orhaneli bölgesine dut fidanı dağıtıyoruz. Orhaneli Belediye Başkanı’nın desteği ile ipekçilikle ilgili bir kaç proje yapacağız. Biz kozayı, Koza Birlik’ten satın alıyoruz. Devlet tiftik keçisine ve kozaya çok yüksek teşvik veriyor. Kaç ton koza üretirseniz üretin devlet alma garantisi veriyor. Devlet şu anda kozanın kilosuna 20 lira, Koza Birlik de ilave olarak 4,5 lira teşvik veriyor. Şu anda kozanın kilosu 24,5 lira. 20 lirasını devlet, 4,5 lirasını Koza Birlik teşvik olarak veriyor. Koza Birlik bunun üzerine kârını koyarak bize satıyor. Şu anda Özbekistan’da kozanın kilosu 4,5- 5 dolar civarında. Biz kozayı ipeğe dönüştürmeye kalktığımızda; devlet üreticiye verdiği teşviki, kozayı bize satarken bizden geri alıyor. Biz ipek üreticilerine her hangi bir teşvik verilmiyor.”

İpek Bursa’nın kültürüdür…
“Fabrikayı bir ay çalıştırdım.  Bütün fizibilite raporlarını çıkardım. Hammadde pahalı olduğu için ipek üretimi de pahalı oluyor. Ben devlet değilim, kısıtlı ve belirli bir gücüm var. Kâr diye bir şey yok. Dışarıdan gelen ipekle bizim ürettiğimiz ipek arasında hiçbir fark yok. Hatta dış piyasaya göre burası zarar etti. Koza Birlik olmasa bu iş hepten yaşamaz. Koza Birlik’in yaşaması ve yaşatılması lâzım.   Köylüler bir paket tohumdan 30 kg koza üretiyor. Köylünün bunu üretmesi için böceğin 500 kg dut yaprağı yemesi lâzım. İlaçlama nedeniyle artık buralarda koza üretilmiyor. Yaprağa zerre kadar ilaç değse böcek hemen ölüyor.  Dağ yöresinde üretim yapılabilir.”

İpek artık stratejik ürün
“Dünyada ipekten kulak zarı, kalp kapakçığı yapıyor. Uzay araçlarında kullanılan kabloların üzerleri, ipekle kaplanıyor. ABD,  çelikten daha sağlam olan ipekten kurşun geçirmeyen yelek yapmış. Kurşunun girdiği yerde hasar oluyor ama kurşun içeriye girmiyor.  Obama ipekten yapılmış bu yeleği atlet gibi giyiyor.  Biz bu tür ürünleri neden geliştirmeyelim? Türkiye ipeği lüks tüketim ürünü statüsünden çıkarıp stratejik ürün haline getirirse, ipekçilik yok olmaktan komple kurtulur.”
Elimizde hazine var…
“Burası bir yanardağ, püskürmüş sönmüş gitmiş. Erciyes de bir yanardağ, püskürmüş sönmüş gitmiş. Bursa’daki şeftali sökülüp başka bir yere dikildiğinde aynı tadı, aromayı lezzeti alamıyorsunuz. Bu topraklarda ipek böceğinin yediği besin olan dut yaprakları da aynı.  Bu dut yapraklarını dünyada iki yerde alabilirsiniz. Birisi Bursa, diğeri de Özbekistan’daki Fergana vadisidir. Toprak mineralleri aynı, yetişen dutun yaprakları aynı. Ama Özbekler, bizim Bursa’da aldığımız kalitede ipek alamıyorlar. Çünkü kozanın tohumu bozulmuş. Bizim kullandığımız kozanın tohumu çok önemli.
Kalite nerde ortaya çıkıyor biliyor musunuz? Gemi halatını düşünün. Gemi halatındaki lifler ne kadar ince olursa o kadar sağlam ve o kadar kaliteli olur. Lif ne kadar kalın olursa halat o kadar zayıf olur. Böcek de ağzından kusarken ne kadar ince elyaf çıkartırsa, ipeğin kalitesi o kadar yüksek olur. Elyafın ince çıkması ipeğin yumuşaklığına, rengine, parlaklığına ve sağlamlığına yansıyor.”

Peki, dünyada nerdeyiz?
“Biz ipekçilikte dünyada bir numarayız. Bursa İpeği dünyaya nam salmış bir ipektir. İpeğin menşei olan Çin’i geçmişiz. Brezilya çok sonraları başladı bu işe. Özbekistan’ı kalite açısından hiç saymayın. İpekte bütün kalite, böceğin beslenme şekli ve ağzından elyafı çıkartmasındadır. Çin'de bu topraklar yok. Topraktaki mineraller farklı olduğundan burada yetişen dut ağacı da orda yetişmiyor. Bizim Bursa İpeği 0,9 mikron olarak hesaplanırken, Çin'in ipeği 0,10 mikron, Brezilya ipeği ise 0,12-0,13 mikron olarak hesaplanıyor. Bu nedenle dünya ne yaparsa yapsın, Bursa’da üretilen ipeğin kalitesini yakalayamıyor ve yakalayamaz.”

Bursa Beyazı…
“Pastör’ün yaşadığı 1800'lü yıllarda Avrupa'da "Karataban" hastalığı diye bir hastalık ortaya çıkmış, doğuya doğru yayılarak Türkiye’ye kadar gelmiş. Pastör bu sırada "Karataban" hastalığının ilacını bularak hastalığı yok ediyor.
Türkiye İpekçilik enstitüsü “karataban” hastalığı çıktığı dönemde Japonya’dan, Çin’den ve Fransa’dan koza getiriyorlar. Hepsini birleştirerek melez bir ipekböceği ırkı oluşturuyorlar. Patentli olan bu böcek ırkı bütün dünyada patentli “Bursa Beyazı” olarak tanınıp biliniyor. 1990’lı yıllarda buradaki işlerimiz bozulunca fabrikamızı Özbekistan’a taşıdık. 3 yıl orada danışmanlık yaptım. Defalarca tohum götürdüm, ama aynı verimi orada alamadık. Bursa Beyazı ille de bu toprakları ve burada yetişen dut ağaçlarını istiyor.
Tarih boyunca bu toprakların defalarca tuş olup, krizlerle boğuştuğunu, sonradan yeniden ayağa kalktığını anlatan müteşebbis Mehmet Bey, “Yunanlılar Bursa'yı işgal ettiği zaman özel birlikler oluşturup, bu birlikleri köylere gönderip ipekçilik işi Bursa’dan kalksın diye dut ağaçlarını kökünden söktürmüşler. İpekçilik bu bölgede nelerle boğuştu bilinmez ama bilinen her defasında yeniden ortaya çıktığıdır. 1990’larda kötü duruma düşen Bursa ipekçiliği,  Allah izin verirse 30 yıl sonra yeniden buradan ayağa kalkacak.
Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiğinde domatesi bilmiyordu. Domates Osmanlı topraklarında yoktu. Ama Osmanlı saraylarındaki hatunlarını, cariyelerini Bursa’da üretilen ipeklerle donatıyordu. İpek Bursa’nın rengi, eğer Bursa şehirse, bu şehrin adı Bursa ise, Bursa’nın soyadı ipektir.”

 İpek aşığı Yüksel Ünal Hanım…
İpek aşığı Yüksel Ünal, daha fazla dayanamayarak konuya “Biz birkaç yaşlı kişi ölürsek, Bursa’da ipekçilik de ölür” sözleriyle başladı.
“Ben ipekle yaşıyorum. Anneannem ipek ustasıydı. Koza zamanı bana kelebek getirirdi, ben de onları yakamda taşırdım. O zamandan beri ipeğe karşı bir sevgim var. Nihayetinde 18 yaşında ipekçi bir beyle evlendim. Ben fabrikada işçilerle kaldım, eşim Koza Han'daki yazıhanede çalışıyordu. 1985 yılında kaybettiğim rahmetli eşimden öğrendim ipeği ve ipekçiliği. Eşim öldükten sonra bir süre bekledim. Oğlum Mehmet 12 yaşındaydı. Baktım ki çalışmadan olmuyor. Şible’deki fabrikamızı açıp 1990 yılına kadar çalıştırdım. O sene koza bitti ve en son kozayı ben aldım. 27 ton koza almıştım. Ali Güneş bana “Sen cinssin, neden bu kadar koza aldın” dedi. Ben de ona; “Kozanın kilosu 1 lira, 50 kuruşa düşmez. Belki 2 liraya çıkar. İki liraya çıkarsa bir daire alırım” dedim. Ama düşmeyeceğini biliyorum.  Bir hafta sonra kozanın kilosu 9 lira oldu. Ondan sonra da bitti.
Bu sıralarda Sovyetler Birliği dağıldı. Dediler ki Türk Cumhuriyetleri bağımsızlıklarını kazandılar. O taraflara giden bir arkadaş gelip “Abla ipek ve koza denince sen yerinde duramıyorsun. Özbekistan ipek ve koza yeri” dedi. Ben hemen pasaport aldım. O zaman oğlum askerdi. Daha Koza Han bitmemişti. Fabrikayı ustaya bırakıp, uçakla tek başıma Özbekistan’a gittim. Bir otele yerleştikten sonra hazırlanıp Türk büyükelçiliğine gittim. “Türkiye’den, Bursa’dan ipekçi olarak geldim. Burada olduğumu bilin dedim. Sonra Konsolo’a, ipek fabrikalarının sahipleri ile görüşmek istediğimi, mümkünse konsolosluğa çağırmalarını rica ettim.  Özbekistan’da kimsenin fabrikası yok, her şey devletin. 3-4 kişiyi çağırdılar. Onlarla oturup konuştum. Benden şirket istediler. Geri döndüm. Şirket eskiden 15 günde kuruluyordu. Şimdi bir günde şirketi kurabiliyorsun. Şirketimi kurdum, oğlum da askerden geldi. Sonra tekrar Özbekistan’a gittim. Orada hiçbir şey yok. Yağ yok, terlik bile yok. Ne istiyorlarsa kontrat yaptım. Bursa’dan Özbekistan’a TIR’lar dolusu çiçek yağı, makarna götürüp yerine ipek getirdik. İki sene bu şekilde çalıştıktan sonra 1992 yılında oğlum Mehmet ile birlikte Taşkent’te ipek fabrikamızı kurup 10 yıl çalıştık. Ama aklım da hep Bursa’daydı. Aklımda kozanın Bursa’da yeniden canlanması ve eski halini alması vardı.
Bir ara Türkiye ile Özbekistan arasında hoşnutsuzluklar yaşandı. Bir gecede Özbekistan’daki bütün Türk okullarını kapattılar. Türkiye’ye eğitim için gelen Özbek öğrencileri de geri çekildi. Bizim bir şikâyetimiz yoktu çalışıyorduk. Bu arada Türkmenistan’a da geçtim.  Türkmenistan’da halı yok, oğlum her hafta Türkmenistan’a 5 TIR halı getirip satıyordu. Türkmenistan’da evlenen kızlara halı hediye etmek gelenekti. Aşkabat’ta bir ofis tuttum. Ömer Lütfü Topal vardı. Onun her Türk Cumhuriyetinde bir oteli vardı. En son otelini de Aşkabat’ta açmıştı. Ofisimin penceresinden oteldeki insanların oraya buraya koşuşturduklarını görüp, ofisimizin müdürünü çağırıp, oteldeki koşuşturmaları sordum. Cuma Bey bana “Abla bir Fransız heyeti gelmiş orasını hastane yapacaklar” dedi.
Dedim ki ‘Siz Fransızca biliyor musunuz?’, ‘Hayır’ dedi. ‘Fransızlar Türkmence biliyorlar mı?’, ‘Hayır’ dedi. ‘Gel seninle Türk elçiliğine kadar gidelim’ dedim. Elçilik Ticari Müşavirimiz Emine adında bir hanımdı. Ona dedik ki, ‘Beni Sağlık Bakanıyla görüştürebilir misin?’ Ramazan ayı idi. ‘Onlara bir otelde iftar vereceğim’ dedim. Tamam dedi. Telefonlaştık. Peki dediler ama Sağlık Bakanı iftara gelmedi. Yerine yardımcısı geldi. O dönem Sağlık Bakanı Sefer Murat Türkmenbaşı’nın ikinci eşinden olan oğluydu. Şu anda Türkmenistan Cumhurbaşkanı. Sağlık Bakanı Yardımcısına dedim ki; ‘Beni bakanla görüştürür müsün?’, ‘İşi var görüşemez’ dedi. Orada şapka var (rüşvet), şapka olmadan öyle insanı görüştürmezler dedi. Yanına oturdum. 500 dolar verdim. Telefonla konuştu, bana ‘Bakan seni bekliyor’ dedi. Ertesi gün gelip beni kapıda bekledi, yanımıza müsteşarı da alıp bakana gittik. Bakana dedim ki; ‘Hastane işiniz var, Türkiye olarak ilk önce bizi çağırmanız gerekmez miydi? Sizin bağımsızlığınızı ilk önce biz tanıdık. Fransızca bilmediğiniz halde, bizi niçin çağırmadınız’ diye sordum. ‘Abla’ dedi, ‘Türk heyeti tanımıyoruz’. ‘Beni de tanımıyor iseniz ben size Türkiye'den bir heyet getireyim tanıyın’ dedim. Bakan Bana ‘Sağlık heyeti getirirsen, ben Fransızları durduracağım. Sana 15 gün müsaade’. Damadım o dönem Zübeyde Hanım Doğumevi’nin başhekimiydi. Damadım Dr. Eşref Aygün’ü aradım. Durumu anlattım, hemen buraya gelmesini istedim.  Bana, ‘Anne bakana söyle gidiş-dönüş uçak biletimi göndersin, gelip keşif yapayım’ dedi. Ben de ‘tamam’ dedim. Düşünün, ben bakanı görmek için 500 dolar verdim. Bakan gidip gidiş-dönüş uçak bileti alıp benim damadıma gönderecek, olacak şey mi? ‘Oğlum’ dedim ‘Pasaportunun fotokopisini istiyorlar, uçak biletini alacaklar’ dedim.  İstenilen evrakları gönderdi, uçak biletini kendim aldım. Ankara Türkmenistan Başkonsolosluğu’na faksladık. Damadım Eşref geldi. Türkmenbaşı’na çıktık. Türkmenbaşı, ‘3 ay sonra benim doğurgan günüm, o güne yetiştirirsen kontrat yaparım’ dedi. Tamam deyip işe koyulduk. Her şeyi ile dört dörtlük bir hastane yapıp Türkmenbaşı’nın doğum gününe yetiştirdik. Şimdi Aşkabat’ta bir Türk hastanesi var. İki yıl çalıştırıp onlara teslim ettik. Şu an hastanenin başhekimi de bir Türk.
Özbekistan’dan döndükten iki yıl sonra Başbakanımızın Bursa’yı ziyaretlerinde 2013 yılını İpek Yılı ilan edince, bazı ipeğe gönül vermiş arkadaşlarla bir araya gelerek Bursa İpekçiliğini Geliştirme Derneği BİĞDER’i kurdum. 2013 yılı Haziran ayında Koza Han’da  “Kozadan Kumaşa” ipek festivali düzenledik. Şu an Koza Birlik’in öncülüğünde devletin koza üreticilerine verdiği teşvikle koza üretimi her yıl artarak yeniden canlanmaya başladı. Lakin kozaya verilen teşvik, kozadan iplik çekimine de verilse, 15 asırdır var olan ipekçilik sektörümüz yeniden ayağa kalkar. Ayağa kalkmasını sağlar.”

Bursa’da ipekçiliğin tarihi
Ülkemiz coğrafi yeri ve iklimi bakımından ipekböceği ve dut ağacı yetiştirilmesine uygun ülkelerden biridir. Trakya, Marmara, Ege, Akdeniz Bölgeleri’nde bulunan bazı iller ile özellikle Amasya, Diyarbakır, Hatay yöreleri ipekböcekçiliğinin yayılmış olduğu alanlardır. 
Yüzyıllardır ipekçiliği ile tanınan bir kent olan Bursa, bu özelliğini, büyük oranda, civarında yetişen dut ağaçlarından dolayı elde etmişti. Rivayete göre Bursa'ya ipek, Bizanslı keşişlerin özel olarak yaptırdıkları bastonların içinde sakladıkları ipek böceği ve kozalar yoluyla geliyor. Dut ağaçlarının yapraklarıyla beslenen bu böceğin kendi başına ördüğü kozadan üretilen ipek, Bursa'nın en önemli ekonomik kazancı oluyor.
Böylece Bursa İpeği sadece Osmanlı padişahlarını değil, aynı zamanda Avrupa Saraylarını da giydirmiştir. Kayıtlar; 15. Yüzyılın Bursa’sı, günümüzün Milano’suna denk bir lüks giyim merkezi olduğu ve dünyanın her yerine ipek kumaş ihraç ettiğini göstermektedir.
18. yüzyılın sonlarında Avrupa’dan getirilen buharlı ipek çözücü makinelerle sanayileşmeye ayak uydurmaya çalışan Bursa’da 1856 yılında ipek üreticiliği yapan 40 adet fabrika bulunmakta ve bu fabrikalarda 5 bin çıvarında Türk, Rum ve Ermeni işçinin çalıştığı görülmektedir.
Kumaş aşamasına kadar üretimi büyük emek isteyen ipekçiliğin ön aşaması olan tohumculuk ve kozadan başlayarak, her aşaması bir risk taşımaktadır.

Bursa ipek üretiminde ciddi miktarda öşür alan Osmanlı devleti, Fransa'da Montpellier İpek Böçekçiliği Enstitüsü'ne Kevork Torkumyan isimli bu genci burs vererek okutur. Ahmet Vefik Paşa'nın valiliği döneminde başlatılan girişimler sonucunda, 2 Nisan 1888’de Şehreküstü mahallesinde  Kazaz Ahmet Muhtar Efendi'nin evi kiralanarak, o zamanki adıyla “Harir Darüttalimi” adı verilen ipekçilik mektebi açılır. 
1889 yılında ilk mezunlarını veren okul, daha geniş olan Setbaşı Semti’nde Burdurizade Osman Efendi'nin evine taşınır. 1894 yılında Maksem civarında halen Fransa'da Sivan eyaletinde müze olarak korunan bina örnek alınarak inşa edilen bir binaya taşınan okulun adı “İpek Böcekçiliği Enstitüsü”olur. Enstitü'nün idaresine getirilen Kevork Torkumyan, Bursa’da Pastör usulü tohum üretimi konusunda başarılı hizmetler verir. Tohum üretimi ve ipek böceği beslenmesi üzerine çalışan bu okuldan, 1897'si yabancı olmak üzere 5,000 öğrenci yetişmiştir. Celâl Bayar da bu okulun mezunları arasındadır. 
 

Yorum Yapmak İçin Tıklayın

500

Adınız Soyadınız :

Yorumlar Yükleniyor ...
Facebook Yorumları
Para Piyasaları

Para Piyasaları
Yükleniyor ...

Ziyaretçi Defteri

Ziyaretçi Defterine Yazarmısınız

İzlenimlerinizi bizimle paylaşın

Deftere Yaz
Hava Durumu
Hava Durumu
Yükleniyor...
Namaz Vakitleri
Namaz Vakitleri
Yükleniyor...
Günlük Gazeteler
Oku
Şans Oyunları

Şans Oyunları
Yükleniyor ...

Anket

Yeni sitemizi nasıl buldunuz?

Lütfen tercih yapınız !
Süper Lig
Süper Lig
Yükleniyor...
Foto Galeri Tümü
'Savaş Kimi Vurur?' Eyvah, Kocamın Bir Astroloğu Var!Yurttan kardan adam manzaralarıVinç Bursaray hattına düştü!Anam, Bacım, Avradım oyunundan karelerNilüfer Kadın Korosu 'Yeni Yıla Merhaba' dediBursaFotoFest’te büyük yarış sonuçlandıNilüfer’de onbinler  aydınlık Türkiye için yürüdüBarış Sofrası Nilüfer'de kuruldu
Video Galeri Tümü
Bilişim Sohbetleri-5 'Bilişim Teknolojileri'Bilişim Sohbetleri-4 'Türk yazılım sektörü ve 2023 hedefleri için büyük tehlike'Bilişim Sohbetleri-3 'Endüstri 4.0'Bilişim Sohbetleri-2 'Endüstri 4.0'Bilişim Sohbetleri-1 'Yapay Zeka'66. Başbakanlık Koşusu'nda zaferin adı 'PERSHING'Soma'daki işçiler neden öldü!Nesrin Çavuşoğlu-Sevemem ArtıkNilüfer Kadın Korosu-Ramo
Bugün
Bu Hafta
Bu Ay
Çok Yorumlananlar

Arşiv